Modernlik Üzerine

Bir dönem “Modernlik, Modernizm ve Medeniyet” kavramları üzerine çok düşünmüş, okuma yapmış ve yazmıştım. Nihayetinde bunu bırakıp başka konulara dönmemden çok sonra, karşıma bu yazı çıkınca, aklıma okuyup araştırdığım o eski dönem geldi. Aşağıdaki pasajı bir ders kitabından alıntılıyorum.

“Bir kentin modernliği, orada metro sisteminin olup olmamasıyla da ölçülür. Ancak sanıldığı gibi, bu bir ulaşım sorunu değildir. En özgür modern özneler metro istasyonlarında uyuyanlardır. Dolayısıyla modernlik özgürlüğü ancak yeraltında mümkün kılar. Dostoyevski’ye Yeraltından Notlar’ı yazdıran, belki de, bunu hissetmiş oluşudur. Özgürlük elde edilmez, ancak hibe edilir. Talep etmek teslimiyettir. Özgür özneler talep etmeyenlerdir. Geceleri metro istasyonunda uyuyan özne, Kierkegaard’ın deyimiyle “onurlu yalnız”dır. İstemeden de olsa, modern kentin niceliksel büyüklüğü, niteliksel farklılığa yaşama olanağı sağlar. Yeraltında ya da yerüstünde, merkezde ya da çevrede farklı yaşantılar modern kenti mekan edinirler. Sultanbeyli ile Etiler aynı kent midir? Sultanbeyli ile Etiler aynı dünya bile değildir. On bin dolarlık bir gelir ortalaması ile üç yüz dolarlık bir gelir ortalaması ancak bir modern kentte birlikte yaşayabilir. Bunu mümkün kılan modernliğin ikiyüzlülüğüdür. Modernlik bir cennettir. Modernlik bir cehennemdir. Modern yaşam aslında bir yaşantılar federasyonudur. Modernlik bir egolar federasyonudur. Hatta modernlik bir ütopyalar federasyonudur. Ya da öyle olmalıdır. Üniter bir modernlik mevcut değildir.” Sosyal Bilimler Felsefesi - Prof. Dr. Besim F. Dellaloğlu

zerath asked: Burda da karşıma çıktın ya başka bir şey demiyorum üstelik taglere bakıyordum :D

Ahaha, o halde sevineyim bu hale ki, insanlar yazdıklarıma bir şekilde ulaşabiliyor. Hoş, yazdıklarım dediğim genelde başka yerlerden topladıklarımdan oluşuyor; fakat o da eşyanın tabiatından ötürü.

Gecenin Şarkısı

Gecenin huzuru çöktüğünde uyuyanların üstüne, ben uyanık halde o dinginliği ararken o buluyorum kendimi. Birçokları başarısız olsam da şaşmayacağım sanırım gecenin tadını çıkarmaya çalışmaktan. Mutluluk ya da mutsuzluk olağandan daha da farklı tadıyor geceleri.

Ve kendimden bir parça bulduğumda geceleyin, bırakması daha zor oluyor gündüzden:

“Vakit gece: şimdi daha yüksek sesle konuşur bütün fışkıran kaynaklar. Ve benim ruhum da fışkıran bir kaynaktır.

Vakit gece: ancak şimdi uyanır sevenlerin bütün şarkıları. Ve benim ruhum da bir sevenin şarkısıdır.

Doymamış, doyurulamaz bir şey var içimde; sesini yükseltmek istemekte. Sevgiye yönelik bir tutku var içimde ve kendisi de sevginin diliyle dile gelmekte.

Ben ışığım: ah, gece olsaydım keşke! Ama yalnızlığım çevremi ışığın kuşatmasındandır.

Ah, karanlık ve geceyi andırır olsaydım keşke! O zaman nasıl da emerdim ışığın memelerini!

Ve sizleri, yukarılardaki o yıldız kıvılcımlarını ve ateş böceklerini de kutsardım! - ve mutlu olurdum ışıklı armağanlarınızdan dolayı.

Ama ben kendi ışığımda yaşamaktayım, benden fışkıran alevleri de içip yeniden kendime döndürmekteyim.

Hiç bilmedim almanın mutluluğunu; ve çoğu zaman çalmanın almaktan daha mutluluk verici bir şey olması gerektiğini düşledim.

Benim yoksulluğum bu işte; elim armağan etmekten asla yorulmuyor; hasetim ise, bekleyen gözleri ve özlemin aydınlık gecelerini görmemden kaynaklanmakta.” İşte Böyle Dedi Zerdüşt / Also Sprach Zarathustra - Friedrich Nietzsche

Not: Az önce kar başladı. Mart ayının ortasında İstanbul’da kar görmek, bilinçli geçirdiğim son 15 yılda hatırladıklarım arasında yer almıyor. Belki de gecenin, kendisinde kalanlara yaptığı ufak bir sürprizdir bu. Kim bilir?

Yaşamın Anlamına Dair

Herhangi bir amaca ya da anlama sahip olmak yaşamayı o denli kolaylaştırıyor ki! Aksi durum ise bir o kadar çekilmez kılıyor beklendiği üzere. Kendimi sorgularken buluyorum ara ara, “Sahi, nedir senin şu sıralar en büyük gayen?” Bir yanıtımın olmaması ihtimalinden korkmuyor değilim.

”..Diyeceğim, kimi insan bir şeyin anlamını çıkarmak için koca İncil’i baştan aşağı okur, kimisi de bir kelimeyle varır gerçeğin özüne… Bazan sorarlar insana, tanrıya inanıp inanmadığını!.. Tam böyle bir soru sorulacak adam; öyle yaman bir görünüşü var ki!” Büyükbabaya dönüp sordu: “Yüzlerce defa sormadılar mı bunu sana?”

Bir süre büyükbabanın kolunu tuttu. “Ama gelip bana da sorabilirler artık.” diye devam etti. “Artık onlara cevap verebilirim belki.” Peki ben inanıyor muyum Tanrıya? Sanki önemli olan soru buymuş! Bu soruya cevap vermek insanı belki huzura kavuşturur, ama bu dünyadan huzur içinde göçüp gitmesini sağlayamaz. Hepimizin bir şey araması gerek hayatta, hayattan huzur içinde ayrılmak istiyorsak, o şeyi bulmak zorundayız.” Fil -Il Sempione strizza l’occhio al Frejus - Elio Vittorini

Zeka ve Ayrıntı Takıntısı

Bazen bir olayı irdelediğimde kimsenin aklına gelmeyecek yönlerini fark ettiğimi düşünürüm. Keşfettiğim bu yönleri diğer insanlara anlattığımda ise garipsenen ben olurdum hep. Daha düz, daha olağan düşünmek birçok durumda en sağlıklısı olsa gerek; zira farklı olmak, her zaman işe yarar olmak demek değildir.

“…Günlük hayatımızda ve insanlarla olan alışverişlerimizde fazla parlak ve keskin bir zekâ göstermek de doğru değildir. Derin bir anlayış bizi fazla inceliğe ve fazla meraka götürür. Zekâmızı olaylara ve dünya işlerine daha elverişli bir hale getirebilmek için biraz ağırlaştırmak, körleştirmek, onu bu karanlık ve bayağı hayata uydurmak için karartmak ve bulandırmak lazımdır. Nitekim gevşek ve alelade zekâlar işleri daha kolaylıkla daha başarıyla çevirirler. Yüksek ve ince felsefi düşünceler iş görmeye elverişli değildir. Keskin bir fikir inceliği, kabına sığmayan bir zekâ çevikliği, işlerimize engel olur. Dünya işlerini daha hoyratça, daha gelişigüzel yürütmeli ve her zaman talihle büyük bir pay bırakmalıdır. İşleri derin, inceden inceye düşünüp aydınlatmaya lüzum yoktur. “ Denemeler Kitap II, Bölüm XX / Les Essais - Michel de Montaigne

Anonymous asked: soru sormak deil amacım john donne dan daha fazla paylaşım yapmanı rica edeceğim sadece

Yakın zamanda yapmayı düşündüklerimden biri de John Donne şiirlerinden bir kısmını buraya yazmak. Artık daha fazla vaktim olduğu için yapacağım bunu.

Edit: Aylar geçti. John Donne şiirleri gelmedi. Sebebi ise, almayı düşündüğüm kitabın fuarlarda bile bulunmamasıydı. Şiirler, uzun süre de gelmeyecek gibi duruyor bu sebepl.e

İlahi

“Kim hatırlıyor ayın o kadim dilini şimdi?

ve kim konuşmakta Tanrıça’yla hala?

ve şimdi yalnız taşlar anımsamakta ayın çok eskiden bize anlattıklarını

ve ağaçlardan öğrendiklerimizi, çimenlerin seslerini, çiçeklerin kokularını.” / Pagan Musings - Tony Kelly - Çev. Gökmen Öncü

Tanımak, tanımlamak

3 koca ay geçmiş buraya son yazımı eklediğimden bu yana. Kaldı ki bana ait olmayan cümlelerden ibaret bir blog burası. Adeta tükendiğim bir dönem olmuş yazmak ve okumak ekseninde. Nedendir bilmem, geri dönüş yazısını esasında hiç de sevmediğim ve samimi dahi bulmadığım Hakan Günday’dan yapacağım. Elime rastgele geçmiş -daha önce okuduğum- kitabının okuduğum bir pasajından. 

“…ama dediğim gibi, en büyük hatam insanların cümlelerimi bitirmelerini beklemekti. Hayatımın belli bir dönemine kadar hep böyle yaptım zaten. Gözlerinin içine baktım beni bilsinler diye. Kadınlardan bunu bekledim. Birisi gelip “Evet, ben seni tanıyorum.” desin diye bekledim.

Ve o kadına âşık olacaktım. Sırf bu sihirli gün için bir sürü diyalog hazırlamıştım kafamda. Ama sonra anladım ki böylesine insanlar yoktu. Olsalar bile kitap okumuyorlardı. Kimseyi tanımıyorlardı…” Kinyas ve Kayra - Hakan Günday


Not: Bir de şunu hep merak etmişimdir: Bir kitabı okuduğumda yazılanlara benzerleri yaşıyor olmam bir tesadüf mü, yoksa bilinçaltımın kendini bir şeylere benzetme, kalıplara sokma çabasının ürünü olan bir yanılsama mı?

Farklı Karakterler

Son zamanlarda etrafımda çok fazla kişi ile aynı konu üzerinde konuştum. İşin tuhafı konuyu açan da hiçbir zaman ben olmadım. İnsanların genel merakı birbirinden bu kadar uzak -sadece fiziki uzaklık değil- meclislerde nasıl bu denli rahat olabildiğim üzerine kuruluydu. Tuhaftır ki, bunu yapmacıklıkla nitelendirmek yerine, mümkünatını sorguluyorlardı. -Elbette ki bu sevindirici bir ayrıntı.- Velhasılı, bunun üzerine yazacağım aşağıdaki bölümü. Okumaktan hiç bıkmayacağım Montaigne’den geliyor elbette:

“Bir delikanlı, iştahının ve iradesinin dizginlerini tutabilmek şartıyla, bırakın her milletten, her çeşitten insanlar ve ahbaplarla düşsün kalksın; hatta, gerekirse, taşkınlık, serserilik de etsin; herkes gibi yetişsin, her şeyi yapabilsin, ama yalnız iyi şeyleri severek yapsın. Kallisthenes’in, Büyük İskender kadar içmeye razı olmayıp bu yüzden kralının gözünden düşmesini filozoflar bile iyi görmemişlerdir. İnsan kralı ile gülüp eğlenmeli, cümbüş etmeli. Hatta ben bir delikanlının cümbüşlerde arkadaşlarından daha canlı, daha dayanıklı olmasını isterim. İnsan kötü şeyleri, bilmediği, beceremediği için değil, canı istemediği için yapmamalı.

Multum interest utrum peccare aliquis nolit aut nesciat. / Kötülük etmeyi istememek başka, bilmemek başkadır - Seneca. 

…Alkibiades’in bulunmaz tabiatına hayran olduğumu çok defa söylemişimdir. Alkibiades hiç sağlığı bozulmadan her türlü hayata kolayca girer, çıkar; gün olur İranlılardan daha süslü, daha görkemli olur, gün olur Lakedemonialılardan daha içine kapalı, daha tokgözlüdür; Isparta’da her zevke perhiz, İonia’da her zevke düşkündür.

Omnis Aristippum decuit color, et status, et res. / Aristippos’a her kılık, her baht yakışır. - Horatius” Denemeler Kitap I, Bölüm XXVI / Les Essais - Michel de Montaigne

Sahip Olmak

Şu sıralar yine Yıldıztozu - Küçük Prens arası gidip gelmekteyim. Bunu ne zamandır yazacağım diyordum da fırsatım olmuyordu. Neyse bakalım…

“Sahip olmak zor değildir bir şeye ya da her şeye. Sadece onun sana ait olduğunu bilmen ve sonrasında onu kendi haline bırakmaya razı olman gerekir.” Yıldıztozu / Stardust - Neil Gaiman